31 Aralık 2012 Pazartesi

İyi Seneler!



Selim Efe'nin yeni başlayan okulu, ardından ısırıkla oluşan alerjileri, laranjit hastalığıyla tanışmamız derken bir türlü buraya yazma fırsatı bulamadım..ama yeni yıl yazısı yazmadan, sizlerle burada kutlaşmadan içim rahat etmedi:-)

Acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bırakıyoruz...2013 hepimize başta sağlık olmak üzere, huzur ve bereket getirsin, keyifli, bol muhabbetli, bol seyahatli, gönlünüzden geçenin gerçekleşeceği bir sene olsun!

Bu geceyi nerede ve nasıl geçireceksiniz bilmiyorum ancak bizde yıllardır yeni yılı evde karşılamak bir ritüel halini aldı, evde aile ve dostlarla geçirilen yılbaşı gecelerini çok seviyorum:-) Bu sene de isabet oldu, çünkü dünden beri Antalya'da inanılmaz bir yağmur ve soğuk -yani 10 derece bizim için gerçekten soğuk bir hava!:-)- var! Ritüel demişken, bir başka ritüelimiz de gece yarısını geçtikten sonra kapıda nar kırmak, yuvamıza bereket getirsin diye...şiddetle tavsiye ederim!:-)

Çevremdeki ve evimdeki yeni yıl hallerini de sizlerle paylaşmak istedim..
Sevgiler!





27 Aralık 2012 Perşembe

Çocuklu mu çocuksuz mu?

Geçen yıl bu zamanlardı; eşimle Budapeşte, Viyana, Prag turu yapmaya karar verdik. Aslında ilk etapta niyetimiz sadece Prag'ı görmekti, ancak bilhassa Budapeşte'nin tek destinasyon olarak gidilmeye değer bir yer olmadığını öğrendiğimizde, Viyana ile Budapeşte programını da Prag'a dahil etmeye karar verdik.

Bir önceki yazımda bahsetmiştim; eşimin işi sebebiyle, bizim yazın seyahat etme gibi bir olasılığımız yok...dolayısıyla Aralık ayı demek bizim için seyahat ayı demek son yıllarda. Bu geziye Selim Efe'yi götürüp götürmeme konusunda pek kararsız kaldığımızı söyleyemem; kendisini direkt babaanne, dede ve anneannenin şefkatli ve güvenilir kollarına bırakmayı tercih ettik.

Yolculuğa başladığımız günden itibaren ne kadar isabetli bir karar aldığımızı farkedip içimiz rahatladı, zira her sabah 06.00 departlı bir koşturmaca ve 7-10 derece sıcaklıkta -Antalya'nın ikliminde yaşayan biri için bu bile çok soğuk bir hava:/- 1,5 yaşındaki bir bebeği oradan oraya sürüklemek tam anlamıyla ona haksızlık olacaktı. Tabii bu arada eğer bizimle gelmiş olsaydı, ileride bu seyahati hiç hatırlamayacak olması da cabası..

Ancak dönüşümüzde bizi bir sürpriz bekliyordu: Selim Efe 2 hafta boyunca bilhassa bana karşı tavır aldı! Evet yanlış duymadınız, 2 haftaya yakın bir süre benim kucağıma gelmekten, bana yaklaşmaktan kaçındı, babasıyla vakit geçirmeyi tercih etti. Nasıl üzüldüğümü ve sıkıntılı anlar geçirdiğimi anlatmama gerek yok sanırım..

Bu olay sonrası düşüncemiz, Selim Efe'yi bir daha bu kadar uzun süreli bizden ayrı bırakmamak yönünde...
Siz olsaydınız ne yapardınız? Ya da bu tip bir deneyim yaşayan var mı aranızda?

Yazının sonunda sizleri bu yolculuğa ait fotoğraflarla başbaşa bırakmak istiyorum. Hem belki aramızda gidecek olanlar varsa, onlara da bir fikir olur!:-) Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, çok keyifli bir yolculuktu, bilhassa Prag gerçekten rüya gibi bir şehir!

Önce Budapeşte





Şarkılara konu olan meşhur Estergon Kalesi


Bratislava






Viyana
Kendimi en güvende hissettiğim şehirdi. Sonradan öğrendim ki, dünyada Zürih'ten sonra en güvenilir kentmiş:-)





Ve rüya gibi şehir Prag..










Üniversite yıllarında Kafka hayranı biri olarak bu kitapçıya bayıldım...Üstelik satın aldığınız kitaplara da özel kaşelerini vuruyorlar, çok şık...


Saksonya'nın başkenti Dresden...





Prag'a birkaç saat uzaklıktaki Karlovy Vary..



Bu şehir doğal su kaynakları ile meşhur, tedavi amaçlı gelen çok fazla ziyaretçisi var. Bu ziyaretçilerden biri de Mustafa Kemal Atatürk..
İşte Atatürk'ün böbrek rahatsızlığı çektiği dönemde bir ay boyunca konakladığı otel..



Burası da Karlovy Vary'nin en işlek otellerinden biri olan Grand Hotel Pupp...Zamanında burası Atatürk ve Nazım Hikmet'in de uğrak yeriymiş..harika çikolatalı süt yapıyorlar..


Bu da Atatürk'ün kalmış olduğu Carlsbad Plaza Hotel'in ön cephesi...
Önemli konukları Atatürk ve Sigmund Freud'u unutmamışlar..




24 Aralık 2012 Pazartesi

Ben geldimmmmmm!:-)

Herkese merhaba,
İtiraf etmeliyim, buraya sanki yüz yıldır yazmıyor gibiyim! Sizde de olur mu bilmem ama ben bir yerlerde 1 haftadan fazla kalamıyorum, yatağımı, evimi, düzenimi özlüyorum. Her uzun süreli gidişimde hem kendime hem eşime "bir daha bu kadar uzun süreli kalmayacağımıza" dair söyleniyorum ama bir sonraki yolculukta yine aynı olaylar tekerrür ediyor!:-) Bir de işin en can sıkıcı kısmı, eşimin işi sebebiyle yazları tatil yapamıyor oluşumuz...bu da kışlık kalın kıyafetleri valize sığdırma konusunda ekstra bir hüner gerektiriyor!:-)

Neler oldu bu geçtiğimiz birkaç hafta içerisinde? Bol bol gezildi, dostlar, aileler görüldü, hasret giderildi, bolca da yemek yenildi:-) Bu kez hem İstanbul'da hem İzmir'de uzun süredir görüşemediğim dostlarımı görme imkanım oldu; bu uzun seyahatin benim için en keyifli kısmıydı...

İşte bu dost ziyaretlerinden biri de üniversiteden sınıf arkadaşım Giuseppe'ye yapıldı. Önce tüm arkadaşlar grup halinde çok keyifli bir buluşma gerçekleştirdik, ancak Gius 2 gün sonrası için "makarna daveti" yapınca, çocukluğumdan beri dizginleyemediğim makarna aşkım bir anda benden önce "evet!"deyiverdi! Sizlerin tepkisini çekmemek adına pesto soslu makarna tabağımı bilhassa fotoğraflamadım!:-) Ancak itiraf etmeliyim ki uzun süredir bu kadar lezzetli bir makarna yememiştim! Gius'ten en yakın zamanda tarifini alıp burada sizlerle paylaşacağım. (Not: Kış kurabiyesini de unutmuş değilim, sadece tarifi bir türlü bulamıyorum evin içinde:/)

Tarif demişken, bir de harika bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Giuseppe'nin annesi ve 3 arkadaşı unutulmaya yüz tutan levanten yemeklerinin tariflerini binbir emekle toparlayıp Türkçe ve İngilizce'ye çevirerek "Mutfak Tarihinin Levanten Tarifleri" adında bir kitap yayınlamışlar. Kitabın tüm geliri hayır kurumlarına bağışlanıyor.



Peki "levanten" ne demek? Levanten, genellikle 19.YY'da Batı'dan gelip Doğu'ya yerleşip kök salan yabancı uyruklu kimselerdir.

Kitapta mezelerden ara sıcaklara, ana yemeklerden soslara, poğaçalardan reçellere, tatlılara, pastalara kadar pekçok tarif var. Denedikçe burada sizlerle paylaşmaktan keyif duyacağımdan emin olabilirsiniz.

"Hoşçakal şarkısı" yayınlamayı özledim, finali yine şarkıyla yapalım:-)




4 Aralık 2012 Salı

Biraz mola...


"Sanki son zamanlarda çok yazıyormuş gibi bir de moladan bahsediyor" dediğinizi duyar gibiyim:-) Son zamanlarda yaşadıklarımı bir önceki postumda anlatmıştım, şimdi de aileye, sevdiklere, dostlara kavuşma durumu var..İzmir'de, İstanbul'da..

Ailece seyahat etmeyi çok sevip, her fırsatını bulduğumuzda bir yerlere kaçmayı ilke edinsek te, bu işin içinde sevmediğimiz -daha doğrusu "sevmediğim" zira bu benim görevim:-(- tek bir nokta var: valiz hazırlamak. Ne yazık ki yarım saatte valiz hazırlayan o pratik şahsiyetlerden değilim ve ne yazık ki ben de pekçok Terazi gibi kararsızım, öyle hemencecik valize koyulacaklara karar verip işi bitirenlerden olamadım hiç:/

Yazacak, paylaşılacak çok şey birikti, 15 gün sonra kaldığımız yerden paylaşıma devam... Facebook'taki insanın içini açan "günaydın çiçekleri"ni yine elimden geldiğince koymaya çalışacağım..

Manidar bir şarkıyla noktalamak isterim:-)
Hadi kaçtım!
Görüşmek üzere..


Ben kimim?

Ben kimim?
Bu kız İzmir/Paris/Antalya hattını, sıcakkanlı insanları, Amelie Poulain tarzı iyimserliği, seyahati, daha çok seyahati, Fransızca'yı, şansonları, edebiyatı, country mutfakları, antika eşyaları, dekorasyonda beyazla diğer her rengi karıştırmayı, midye, boyoz ve tüm deniz mahsullerini, modayı, dost ortamına hazırlanan keyifli sofraları, estetiği, naneli dondurma başta olmak üzere naneli olan her ürünü, İtalya'yı, bleu/blanc çılgınlığını, toile de jouy'nin büyüsünü, sanatı, yazı, naneli americano tadını, yarenle içilen sakızlı Türk Kahvesi'ni, yeşil çayı sever.

Instagram

Facebook

Iletişim

smyrnetalyaa@gmail.com

Follow by Email