31 Mayıs 2013 Cuma

2 gündür hiç yazasım yok..
Aslında bugün size katıldığım bir sergiden bahsedecektim ama son zamanlarda duyduğum haberler canımı sıkıyor..

Biz minicik balkonlarımızı bile yeşillendirmek, çiçeklendirmek için kendimizi paralarken, İstanbul'un orta yerinde koca parkın yok edilecek olmasını bilmek gerçekten çok üzücü...

Henüz Amerika'yı görmedim ama Central Park'ın neye benzediğini çok iyi biliyorum..
Şehrin ortasında koca bir orman var! Madem Amerika'ya bu kadar özeniyor, onu "büyük abi" olarak görüyoruz, o zaman neden şehirciliğini de örnek almıyoruz?

Burası da Londra'daki Hyde Park..
Bakın burası da Tokyo'daki Ueno Park
Bu da Paris'teki Jardin du Luxembourg, çok keyifli bir yerdir..


Mesela burası da Tuileries Bahçeleri..Fransızlar buraya "poumon/akciğer" derler..
Antalya'da yaşayan biri olarak bu konuda çok şanslıyız, zira belediye parklara ve yeşile inanılmaz önem veriyor, her mahallede en az 2 park var, yollardaki tüm refüjler çiçek bahçesi gibi..hatta çoğunda ağaçlar ekili...ama İstanbullular adına gerçekten üzülüyorum, yakında 18 milyon insanın nefes alacak, gölgede dinlenecek fırsatları olmayacak:(

Oğlum çok şanslı, böyle bir parkta oynayabiliyor..park yemyeşil..
Burası neredeyse her gün çıktığımız yürüyüş yolumuz..yemyeşil..hala devamlı birşeyler ekilip, bakımları yapılıyor..
Sakın yanlış anlamayın, alışveriş karşıtı değilim, pekçok kadın gibi benim de düzinelerce ayakkabım, yılda bir kez giydiğim elbiselerim var...bazen çığırından çıkmışcasına alışveriş yaptığımı çevremdeki herkes bilir...
Ama herşeyin bir sınırı, bir yeri var..yani yukarıda gördüğünüz yürüyüş yolumun çevresine bir AVM kurulmasını istemem...burası böyle kalmaya devam etmeli ki, ben her fırsatta bu manzarayı gördüğümde huzur bulmalıyım..

Böyle bir görüntü size ne kadar huzur verebilir?

Çocuklarımız neden doğayla içiçe büyümesin?
Sevgiler

29 Mayıs 2013 Çarşamba

, ,

Bikini yemeği

Bu yemeğin ismini ilk kez duyduğunuzu tahmin edebiliyorum, çünkü ben uydurdum:-) 

Bikini giymek biraz özen istiyor, koca bir karınla bikini çok güzel bir görüntü vermeyebiliyor :/ Dolayısıyla bikini arifesi karnı biraz indirecek, düzleştirecek yemekler yapmaya başladım şu ara..bir yandan da motive olabilmek amacıyla alışverişten hiç hoşlanmayan -tabii ki inanmadığınızı biliyorum, alışveriş sevmeyen kadın vardır bu yeryüzünde?:))- bu blog sahibesi kendine 2 yeni bikini üstü aldı...

Aslında güzel bir fikrim var: şu ara motivasyon sorunu yaşamam sebebiyle, bu üstlerden birini -galiba yavruağzı rengi olan, çünkü gördüğüm an bayıldım!- buzdolabı kapağına asmayı düşünüyorum! Neyse ki eşim bu sabah itibarıyla yeniden yüzmeye başladı, onun da "sağlıklı beslenelim, form tutalım" havasında olması benim işimi kolaylaştıracak sanırım..

Ay evet, bikini yemeği demiştik, tarif vermeden olmaz.

Kabak inanılmaz güzel bir diyet sebzesidir, aslında her sebze öyledir ama lif açısından çok zengin olan bu sebze idrar söktürüp, mide ve bağırsakları yumuşatır, dolayısıyla kabızlığı giderir, ki bu başarılı bir diyetin temel taşı...
Hoş, benim sıkı bir diyet yapmayı başardığım söylenemez; önceki gün size bahsettiğim o canım çikolataları yemeden duramıyorum ama işte böyle hafif yemekler sayesinde durumu kurtarıyorum:-))

Önce soğanlarımızı yemeklik doğrayıp 2 kaşık -evet 2 yemek kaşığı-  riviera zeytinyağı ile biraz kavuruyoruz.

Dilediğiniz miktarda -tercihen 200-250 gr- az yağlı kıymayı soğana ilave edip kavurmaya devam ediyoruz. Eğer kıyma az yağlı ya da yağsız değilse, o zaman soğanı sadece 1 yemek kaşığı yağ ile kavuruyoruz.
Ardından rendelediğimiz 3-4 adet domatesi ilave edip kaynatıyoruz. Domatesler kıvam alınca, biraz tuz ve karabiber ekleyip ocağı kapatıyoruz.
Yağsız bir fırın kabına halka şeklinde -ya da istediğiniz şekilde- doğradığımız 3-4 adet kabağı koyuyoruz.
Ocakta hazırladığımız kıymalı sosu bu kabakların üzerine döküp, üzerine 1 çay bardağı sıcak su ilave ediyor ve ardından üzerini alüminyum folyo ile kaplıyoruz. 200 derecede ısıtılmış fırına yemeğimizi koyup, kabaklar yumuşayıncaya kadar pişiriyoruz.
Eğer siz de benim gibi "kabaklar, kıymalar azıcık pembeleşsin kızarsın" derseniz, son 5 dakika kala folyoyu çıkarıp, fırında biraz bu şekilde bekletebilirsiniz.
Bon appetit!:)
Ah bir de yemek sonrası bir fincan "yeşil çay keyfi" de yaparsanız, kabağın etkisi ikiye katlanır, hiç kuşkunuz olmasın!:)
Herkese sağlıklı yemeklerle donatılmış, keyifli sofralar diliyorum!
Sevgiler:)

28 Mayıs 2013 Salı

Ah ben hep bu hataya düşüyorum..
Okumadığım kitabın filmi hali hazırda çıktıysa, hazıra konup filmi izlemeyi tercih ediyorum..tabii sonuç hakkında çok fikrim olmuyor, ta ki denk gelip te kitabı okuyana kadar.."denk gelip te" diyorum, çünkü sizde nasıl oluyor bilmiyorum ama ben eğer filmi izlediysem bir süre kitabını okuma ihtiyacı hissetmiyorum..

O yüzden en güzeli, önce kitabı okumak..
Çünkü inanın bana kitaplar çoğunlukla filmlerinden çok daha güzel oluyor. Bugüne dek kitaba uygun bir şekilde güzel uyarlanmış tek film Yüzüklerin Efendisi'ydi kanımca..senaristler gerçekten iyi çalışmış, oyunculuklar da mükemmeldi..zaten son seri "Kralın Dönüşü" ile Akademi Ödülleri'nde şov yaparak ne kadar güzel bir uyarlama olduğunu aldığı ödüllerle kanıtladı.

Great Gatsby/Muhteşem Gatsby'ye gelince..Amerikan Edebiyatı ile haşır neşirliğim üniversite zamanı okuduğum Hemingway kitapları ile sınırlıydı, son birkaç yıldır Paul Auster ile yeniden start aldı. Klasik olarak nitelendirilen Fitzgerald falan bilmem, hiç okumadım. O yüzden filmi kitapla kıyaslayamam ama izlediklerimi değerlendirebilirim. Ancak Moulin Rouge ve Romeo and Juliet filmlerini hatırlarsak, yönetmen Baz Luhrmann'ın pek kitaba sadık kaldığını sanmıyorum:)

Filmdeki görüntüler tam anlamıyla "görsel şölen", bayıldım! Filmi 3D çekmeleri süper olmuş, çünkü öyle görüntüler var ki, 3D olmasa bu kadar anlamlı olmazmış..

Filmde benim en çok dikkatimi çeken detay, kıyafetler ve müzikti.
Filmin 20'li yıllardaki Amerikan yaşantısını -ahlaki çöküş, çılgın partiler, zenginliğin mutluluk getirdiği inancı, vs.- anlattığını düşünürsek, bir anda Jay Z, Beyonce, Lana del Rey ya da Gotye'nin sesini duymak garip geliyor ama kesinlikle çok etkileyici:)

Kıyafetler kesinlikle olaydı! Tam döneme uygun, o şatafata uygun muhteşem kıyafetler...sonradan öğrendim ki, filmdeki tüm kıyafetlerin tasarımı Miuccia Prada'ya emanet edilmiş...eh sözkonusu Prada olunca,  yıkılıyordu kıyafetler, resmen defile izlemiş gibi oldum:)




İtiraf ediyorum: eskiden Leonardo di Caprio'yu ekranda izleyip bayılan genç kız kitlesini hiçbir zaman anlayamadım:/ Çok bebek suratlar tipleri çekici bulmuyorum sanırım...
Ama adamın bir de bu filmdeki halini görün..resmen yaşlandıkça şarap gibi güzelleşmiş...nasıl bir yakışıklılıktır, perdeden gözümü alamadım..
Oyunculuğu da oldukça iyiydi, eğer çok daha iyi bir performans çıkmazsa bu sene hayatında ilk kez Oscar'ı  kucaklayabilir.


Sonuç?
Bence önce kitabı birkaç günde yutup, filme öyle gidin.
Hatta yıllar önce çevrilen Robert Redford'lu "Great Gatsby"yi izleyin, en azından kitaba sadık kalmadığı için Luhrmann'ı suçlamazsınız, zira Robert Redford'lu versiyonun kötü olduğunu söylüyorlar:/

Bol kitaplı, bol filmli ve bol müzikli güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle..
Sevgiler:)



27 Mayıs 2013 Pazartesi


Ah çikolata sen nasıl güzel birşeysin...ve seni sevmeyen insanları hiç mi hiç anlamıyorum...bence onlar hayat damarlarından biri kopmuş şekilde yaşıyorlar ve en acısı da farkında değiller, bilmiyorlar:)

Halbuki sen öyle özel birşeysin ki, adına kitaplar yazıldı, filmler çevrildi..


Sözkonusu irade ise, kaç fani seninle imtihan oldu, kaç beşerin diyetini baltalayacak derecede baştan çıkarıcı oldun:)

Evet belki fazlan zarar ama seni kararında midemize gönderdiğimizde sadece lezzetli değil, nasıl da faydalısın...sadece kokun bile mutluluk hormonu olan endorfinin salgılanmasına yetiyor bünyede, zengin bir kalsiyum kaynağısın aynı zamanda, kemiklerin güçlenmesinde en az yoğurt, peynir, süt kadar önemin var, içerdiğin antioksidanlar kansere kafa tuttuğu gibi, bakır cilde ve damarlara fayda ederken, demir ve çinko da bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

Meyvelisinden, cevizlisine, bademlisinden, üzümlüsüne her çeşidini yaptı türlü markalar, ben en çok bunları seviyorum..




Bugüne dek hiç gitmeyi düşünmediğim Belçika'ya senin uğruna seyahatler planlıyorum, böyle dükkanlar gezmeyi hayal ediyorum:)
Belçikalı/Türk üniversite arkadaşım Derya uzun süre önce zehiri akıttı kanıma, o günden sonra Belçika çikolatalarını tek geçer oldum..
Bak Brüksel'de senin için bir heykel bile yapmışlar..insanın fili ısırası gelir mi? içinde sen varsan, gelir:)

Geçen arkadaşımın bana ziyaretinde getirdiği çikolatalar...ne kadar güzeller, değil mi?:)
Senin anlayacağın, senden hazetmeyenler sana çemkirip duracaklar, sivilce yaptığını, popo büyüttüğünü iddia edecekler ama varsın olsun, bil ki seni seven milyonlarca insan var bu hayatta...bu blogun sahibesi de bunlardan biri...şimdi yazısını noktalayıp, yakın arkadaşlarından kahve ile birlikte senin en güzel çeşitlerinden biri olan naneliyi mideye indirmeyi planlıyor:)
Seni dünyayla tanıştıran Güney Amerikalılar'a selam olsun...

24 Mayıs 2013 Cuma

, ,

Valentino'nun Fakirhanesi

Valentino benim için kırmızı..
Yani tamam, adam her renk kıyafet yapıyor ama onun alamet-i farikası "kırmızı"
Eminim ki yıldızlar da "kırmızı halı"lı gecelerde bu renk birşey giyeceklerse önce Valentino'ya bakıyorlardır..

Bundan şikayetçi olduğum sanılmasın..
Yani bence her ressamın resimlerinde bir tekniği, bir işareti olduğu gibi, modacıların da -benim gözümde onlar da birer sanatçı- işaretleri olmalı..nasıl Chanel=siyah+inci kolye ise ya da Cavalli denince akla leopar desen geliyorsa, Valentino'nun da kırmızıları olması doğaldır ve güzeldir.

İşte bu Valentino Garavani amca, memleketi olan güzelim İtalya'yı bırakmış, Paris'e birkaç kilometre uzaklıktaki bir banliyöde yaşıyor. Aslında ona da hak vermemek elde değil, çünkü sözkonusu moda ise ve "özgün, alışagelmişin dışında" birşeyler üretmekse, o zaman Fransa'nın havası solunmalı, bu bir gerçek..eğer siz de benim gibi azıcık moda haftalarını takip ediyorsanız, otoriteler en çok Paris Moda Haftası'na önem verirler, gerisi sadece şovdur..

Önce ev bu binadan ibaret sandım, aklım durdu "böyle bir yaşama ne kadar mütevazi bir ev" diye..

Ama sonra kazın ayağının öyle olmadığı anlaşıldı.
Sanırım Versailles Sarayı'nı kiralamadıkları için, o da bu eve taşınmış:))
Bu evde kaç bahçıvan çalışıyor, merak ettim doğrusu..



Evin iç dekorasyonuna gelince..
Uzakdoğu esintisi parçaları çok seviyorum ama fazla olunca ve çok desenle karışınca gözümü yoruyor..bu da öyle olmuş..
Ayrı ayrı bakıldığında her bir parçaya bayıldım ama hepsi birarada beni çok yordu..
Mesela şu kırmızı sehpa..nasıl güzel öyle..


Evin genelinde simetriden bol bol faydalanılmış..
Simetri konumuzu hatırlarsınız
Kanape çok güzel ama o kadar desen arasında kaybolup gitmiş gibi görünüyor..
Ben bu masa ve sandalyelere aşık oldum..benim olsun bunlar!:)
 O kadehlerin, şekerliğin zarifliği nedir öyle..çok şık..


Salonda vitrin fikri beni çok irite ediyor ama bu vitrin çok güzel..ben kitaplık ta yapabilirdim bunu..ya da büyük bir mutfakta muhteşem dururdu..kanapeler de nefis..kırmızı sehpa hala gözümü alıyor:)
Artık bu aralar ne kadar genişse, kütüphane ve koltuk/kanape bile sığmış!:))
Trabzanlara dikkat ettiniz mi? Evin genel konseptine ne kadar uygun..
Bir de binanın dış görüntüsünü hatırlayın..eve girince ne kadar sürpriz dolu..
Valentino Garavani ortağıyla birlikte geçenlerde emekliye ayrılıp, elbiselerinin sergilendiği bir de sanal müze kurmuş. (Yaşlanıp emekli olduktan sonra bir kenara çekilmeyip, kendince üretmeye devam eden insanlara bayılıyorum) İlgilenenler bu adresi ziyaret edebilir
 http://www.valentinogaravanimuseum.com/
Bu da müzenin tanıtım videosu:


2 gün önce Kıbrıs seyahati konulu yazının sonunda sizlerle Georges Moustaki (Jorj Mustaki diye okunur) şarkısı paylaşmıştım, dün gece vefat ettiğini öğrendim:( İzninizle, aynı şarkıyı sizlerle onun anısına yeniden paylaşmak istiyorum, benim çok sevdiğim bir şarkıdır..
Herkese çok keyifli, bol kahkahalı, güzel sofralı bir haftasonu diliyorum!
Sevgiler





Ben kimim?

Ben kimim?
Bu kız İzmir/Paris/Antalya hattını, sıcakkanlı insanları, Amelie Poulain tarzı iyimserliği, seyahati, daha çok seyahati, Fransızca'yı, şansonları, edebiyatı, country mutfakları, antika eşyaları, dekorasyonda beyazla diğer her rengi karıştırmayı, midye, boyoz ve tüm deniz mahsullerini, modayı, dost ortamına hazırlanan keyifli sofraları, estetiği, naneli dondurma başta olmak üzere naneli olan her ürünü, İtalya'yı, bleu/blanc çılgınlığını, toile de jouy'nin büyüsünü, sanatı, yazı, naneli americano tadını, yarenle içilen sakızlı Türk Kahvesi'ni, yeşil çayı sever.

Instagram

Facebook

Iletişim

smyrnetalyaa@gmail.com

Follow by Email