31 Ağustos 2013 Cumartesi

Cumartesi yazısı

Ben haftasonu pek yazmıyorum, yazamıyorum biliyorsunuz.
Yazamıyorum, zira haftasonu yapılacak fazlasıyla işim ve buluşmalarım oluyor, bir de Selim Efe faktörü var tabii..

Ama bu sabah çok ama çok erken uyandım.
Neden mi?
Bir hava düşünün: durgun, bir gram bile esmiyor, ter içinde uyanıyorsunuz. Sabah odaları havalandırmak için pencereleri açıyorsunuz ama farkediyorsunuz ki ev dışarıdan daha serin, üstelik dışarısı nemden boğulmuş bir vaziyette..Evi sadece 5-10 dakika havalandırıp kapı, pencere kapatıyorsunuz, klima altında pineklemeye başlıyorsunuz..

Çok değil, geçen seneye kadar Antalya'da neredeyse tüm yaz böyle geçerdi. Ama bu yaz birşeyler yolunda gitti, biz de pekçok insanın yaşadığı gibi daha "insani boyutlarda" bir yaz yaşadık:)
Fakat Antalya yazı tam giderayak yapacağını yaptı yine..şu an dışarıda boğucu, fena bir sıcak var..

Denize gidesim yok..
Buz gibi havası olan AVM'lere de..
Sadece evde pineklemek istiyorum bugün..
Umarım Selim Efe de arıza çıkarmaz, mutlu mesut pinekleriz evimizde:)

Geçenlerde aldığım birkaç DVD vardı, onları izlemeyi planlıyorum.
Bu arada film demişken..
Son zamanlarda -unutmamak adına- bolca Fransızca film izliyorum.
Geçen bir film izledim: Intouchables (entuşabl diye okunur). Bizimkiler "Can Dostum" diye çevirmişler ama asıl anlamı "Dokunulmazlar".
Başrolde Fransız sinemasının emektarlarından, hayran olunası François Cluzet ile yeni nesil ünlü oyunculardan Omar Sy var.

Çok basitçe geçeceğim çünkü izlemek isteyenlere saygısızlık etmek istemem: bir yamaç paraşütü kazası esnasında felç kalan zengin bir adam ve bakıcısının hikayesi anlatılıyor.

Ben bu filmi izlediğim esnada, Kıbrıs'taki çılgın arkadaşım bana fotoğrafını gönderdi:/
Dedim ki "şu an ben de çok konulu bir film izliyorum. Tesadüfe bak ki, yamaç paraşütü yapan adam kaza geçirip düşüyor ve felç kalıyor, çabuk in o paraşütten!" Ama benim ruh hastası dostuma vız gelir tırıs gider böyle uyarılar, o yine bildiğini okur:)

Neyse, film diyorduk.
Ben filmi çok sevdim. Hikaye güzel, dekorasyon -hatta geçmiş konularımızdan FABERGEler de filmde yardımcı rolde- güzel, müzikler muhteşem..kah gülüyorsunuz, kah hüzünleniyorsunuz, nefis...tavsiye ederim.

Mutlu bir haftasonu olsun!
Sevgiler


30 Ağustos 2013 Cuma

, , ,

Çakma

Bundan 5-6 sene önceydi.
Eşimle Venedik sokaklarını iyice arşınlamış, bitmiş bir vaziyette otelimize doğru dönüyorduk.
Birinin Fransızca "gel gel gel" sesine riayet edip, adama doğru yöneldik.

Sohbet ederken öğrendik ki, adam Senegalli. İtalya'ya göç etmiş, taklit çanta satıyor.
Eşim eski Fransızca rehberi. Yıllarca ülkemize gelen turistlerin imitasyon ürün almasına karşı savaş vermiş, şimdi ise eşiyle baş etmeye çalışıyor, biraz kızgın..
Ama ne mümkün...eşimin önüne geçtim, adamla kıyasıya pazarlık yapıp bir adet "sahte" Fendi çanta satın alıyorum.

İki sene kadar o çantayı utanmadan kullandım.
Evet, utanmadan.
Eğer Serkan İzmir'de değil de, burada yaşıyor olsaydı, bir hafta bile takamazdım, taktırmazdı. Zira kendisi lüks markaların satıldığı büyük bir mağazada çalışıyor, o da imitasyon olayına fena halde karşı.

Sonra bir 19 Ağustos günü, eşim ünlü bir zincirin şık torbasıyla çıkageldi.
İtiraf etmeliyim ki, gördüğüm an büyülendiğim o kırmızı tabanlar bu zamana kadar aldığım en özel yıldönümü hediyesiydi.
Vakt-i zamanında Marilyn Monroe "bir kadının en iyi arkadaşı pırlantalardır" diye şakıyıp durmuş ama bence zamane kadınlarının en iyi arkadaşları "kırmızı tabanlar ve tasarım çantalar"

Her neyse..
Ayakkabılar ayağıma olmadı.
Daha büyük numarayla değiştirmek için mağazanın yolunu tuttuk.
Ayakkabının numarası yok...üzüldüm haliyle.
Başka modellere baktık ama bana göre birşey bulamadık.
En sonunda ayakkabıdan vazgeçip, çanta fikrine yöneldik.
Sonunda zevkime uygun, güzel bir çantayla mağazadan ayrıldık.

Eve geldiğimde ilk işim, diğer çantalardaki eşyaları yeni çantama aktarmak oldu. Zaten sonrasında da diğer çantaların çoğunu kullanmadım, kullanamadım.

Kullanamadım çünkü o ürünün size hissettirdiği duygu diğer taklitlerinden çok farklı...hani kimisi der mesela "aaa LV almam çünkü pazarda artık her modeli var"
Hayır efendim. Ne kadar taklidi olursa olsun, bir kere kesinlikle orijinali kadar iyi olmuyor. En önemlisi de size kendinizi özel hissettirmiyor, çünkü onun "sahte" olduğunu siz biliyorsunuz, başkalarının bilmesine gerek yok zaten..kendine yalan söylemek en fenası..

Çantayı kullanırken Venedik alışverişim aklıma geldi, utandım.
Utandım çünkü oradan aldığım ucuz çantayla bu çantayı kıyaslamak ne büyük talihsizlikmiş...yani birebir taklit birşey alacağına git Zara'ya, Mango'ya, nefis şeyler var..

O günden beri "kendi gibi olmayan, sahte" herşey bana pek sevimsiz geliyor.
"Sahte etiketli" çantalara, ayakkabılara, kıyafetlere, başkalarının yaptıklarını, yazdıklarını araklayıp neredeyse aynı şekilde post yazan bloggerlara, "korsan" kitap ve DVDlere, vs...kısacası "emek hırsızlığı"na karşı bir antipatim var.

Herşeyin "kendine özgü"sü kesinlikle daha "gerçek", daha göz alıcı..

İzninizle, bu blogun sahibesi şimdi yeni çantasını yerleştirmeye kaçar:)
Hepimize keyifli bir haftasonu olsun..
Sevgiler

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Ayrı dünyaların insanları

Aslında bu başlık "dosttan geri kalan2" olacaktı.
Vazgeçtim.
Nedenini ilerleyen satırlarda anlayacaksınız.

Bir dostum daha geldi, gitti.
Serkan'dan size bahsetmiştim, benim lise arkadaşım.
89 yılında tanıştık.
Yıl olmuş 2013.
Henüz 20'lerinde bile yokken tanıştığın bazı insanlarla bağlantıyı hiç koparmamak, kaldığın yerden devam etmek fena keyifli.

"kaldığın yerden devam etmek" diyorum çünkü koptuğumuz zamanlar da oldu, çünkü hayatlarımız farklılaştı...eh tabii insanoğlu yaş aldıkça, aile kurdukça hayat başka bir noktaya geliyor, önceliklerin farklı oluyor..
Yani hep görüşüldü ama fiziksel olarak aynı ortamda bulunmak son zamanlarda zorlaşmıştı, bunun en büyük sebebi benim uzunca bir süredir İzmir'den uzakta yaşıyor olmam.

Her neyse..
Harika 2 gün geçirdik, üstelik tam da Selim Efe'nin doğumgününde geldi, ne güzel bir tesadüf oldu..
Kahkahalar, muhabbetler, yemekler -ah o yemekler:/- havada uçuştu..
 
Çok iyi anlaşırız ama aslında Serkan'la inanılmaz farklıyız.
Serkan biraz -biraz sadece bir nezaket kelimesi:))- kaprislidir, herşeyi kolay kolay beğenmez, mükemmeliyetçidir, kendini geliştirme konusunda tam bir ustadır, sağlığına ve formuna inanılmaz dikkat eder, titizdir, iş konusunda çok ama çok disiplinlidir, zeytin/peynirden nefret eder, tam bir kahve bağımlısıdır, hayatıyla ilgili radikal kararlar verme konusunda çok cesurdur, kendisine yanlış gelen noktaları eleştirmekten hiç çekinmez, sözünü asla sakınmaz, modaya tapar, vs..daha bu liste uzar gider.

Peki onun benden bu kadar farklı olması benim ona bakış açımı -ya da onun bana- değiştirdi mi?
Bilakis, biz daima birbirimizin farklılıklarından beslendik, birbirimizden yeni şeyler öğrendik, hala da öğrenmeye devam ediyoruz...hatta şu kısacık 2 günde bile bana pekçok konuda ilham ve cesaret verdi.

Sizinle aynı fikirleri paylaşmayan, hayata farklı bakan arkadaşlarınız, tanışlarınız, dostlarınız varsa ve sizden bu kadar farklı olmaları sizi rahatsız ediyorsa, şimdi bir daha düşünün..
İnanın bana, hayat onlarla daha güzel..

Bizim zamanlarımızdan bir şarkıyla gideyim buralardan..
Sevgiler

27 Ağustos 2013 Salı

Mutluluk

2 gündür yazamıyorum.
Dün biriciğim Selim Efe'nin doğumgünüydü.
Hazırlık telaşından buralara gelmeye fırsatım olmadı..

Hazırlık demişken..
Bunca yıllık -abartmayı pek severiz, sadece 3 yıllık halbuki:/- anneyim, hala poğaça yapmayı bilmediğimi farkettim:/
En kısa zamanda poğaça yapmayı öğreneceğim, tam anlamıyla tutturmayı becerdiğimde tabii ki tarif gelecek:)
Ha benim debelendiğim anlarda, bu satırları okuyan bir "poğaça kraliçesi" varsa aramızda, lütfen öne çıksın, tarifleri alalım:)

Dün çocukluk arkadaşım da geldi.
Bu aralar benden mutlusu yok.
Buraya yazamadığım için kısmen huzursuz ama diğer yandan da fena mutluyum, insanların kilometrelerce uzaklıktan sırf sizinle sohbet etmek, anılar biriktirmek için yol yapması çok keyifli..

Tabii sadece anılar birikmiyor, kilolar da birikiyor:))
Bu masadakiler sadece başlangıç, sonrası artçı deprem gibi:/
Önümüzdeki günlerde disiplin dolu bir süreç beni bekliyor..
Zaten epeydir spora gidemiyor olmanın verdiği vicdan azabıyla kıvranmaktayım, bu da ayrı bir mesele..geçenlerde keyifle okuduğum blog Sade ve Derin'de bu spor konusunu çok güzel irdelemiş. Yeniden spor salonuna döndüğümde ben de sizlere özendirici bir yazı yazma derdindeyim, maksat spor yapmayan, tv, bilgisayar başından kalkamayan bünyelerin içi bir hoş olsun, canı çeksin:)

Çok daldan dala atladım, pardon!
Herşey çok hareketli, çok hızlı akıyor bu ara, hepsini bir çırpıda anlatmak zor olabiliyor..
Sadece şu sıralar çok ara verdim, hergün buralara uğrayıp, yazı var mı diye göz atan okurlara açıklama yapmak istedim..

Eh, ben kaçar..
En kısa zamanda yeni yazılarla beraberiz!
Selim Efe'nin Pepee pastası karşısındaki keyfi ve şu aralar dinlemekten en keyif aldığımız Dvorak bestesi ile veda edeyim..
Sevgiler

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Süper kahramanlı filmlere oldum olası bayılmamışımdır.
Nefret ettiğim de söylenemez ama eğer sinema yolunu tuttuğumda alternatifim varsa, tercihim süper kahramanlılardan yana olmaz.

Son yıllarda bu ezber değişti gibi..
Tabii kesinlikle bunda oyuncuların etkisi var.

Mesela Iron Man/Demir Adam.
Hayranlıkla takip ettiğim Robert Downey JR olmasaydı, sanırım sadece eşimin hatırı için giderdim Demir Adam'ı izlemeye...ki, serinin üçüncü filmi itibarıyla, Downey JR'a rağmen kabak tadı vermeye başladı gibi:/
Yıllar önce Batman izleyicisi olmamın tek bir sebebi vardı: Jack Nicholson. Rolünün hakkını öylesine verdi ki, Batman'dan geriye insanların hafızasında en çok "The Joker" kaldı. Eh, adam boşuna "erkek oyuncu Oscar'ını 3 kez alan tek oyuncu" ünvanını elinde bulundurmuyor:)
Yalnız Nolan'ın The Joker'ini de burada anmak icap eder..
Heath Ledger da şapka çıkarılacak bir Joker performansı gösterdi.
Çekimlerin bitmesinden birkaç ay sonra, yanlış ilaç kullanımı sonucunda hayata veda etti.
Batman The Dark Night/ Kara Şövalye Ledger'ın ölümünden 6 ay sonra vizyona girdi. Ve aynı yıl Ledger "en iyi yardımcı erkek oyuncu" Oscar'ını kazandı.
Bence Ledger ölmeseydi, o heykelciği yine hakkıyla kazanırdı..
Ve ben sonraki Batman filmlerinin hiçbirini izlemedim.
Ta ki, Christopher Nolan "The Dark Night" üçlemesi ile Batman'i kendince yorumlayana kadar..
Şimdi benim için Batman ikiye ayrılıyor "Nolan öncesi ve sonrası"
Bu adamda öyle bir yetenek var ki, "bıyıkları terlemeye başlamış, yeni yetme" gibi görünen Leonardo di Caprio'yu bile süper karizmatik bir oyuncu haline dönüştürebiliyor!
Keza Christian Bale'e de aynı kıyağı yaptı.
Christian Bale, Nolan'ın Batman'leri öncesi benim için çok ta dikkate değer bir oyuncu değildi. Nolan'lı Batman'de ise kendisini büyülenerek izledim beyazperdede..
Ve gelelim bugün sosyal medyayı çalkalayan son habere..
Derler ki, Ben Affleck yeni Batman olmuş.
Birkaç zamandır "önyargılı olmama" konusunda epeyce çalışıyorum. 
Ve şimdi de bu emeklerimin boşuna gitmemesi adına, Ben Affleck'in yeni Batman oluşu konusunda pek yorum yapmayacağım...yani en azından Twitter'daki "Ben Affleck Hürrem olsaydı daha iyiydi" gibisinden acımasız bir yorum yapmayacağım:)

Ancak Christopher Nolan/Christian Bale ikilisinin müthiş başarısından sonra Ben Affleck'in işi zor görünüyor..

Siz ne dersiniz?

Güzel ağustos

Ağustos bitmek üzere..
Sıcak sebebiyle eve kapanacağımı düşünürdüm ama öyle olmadı.
Bir kere bu sene ağustos çok zalimlik yapmadı, katlanılabilir hava koşulları bu ayı daha da çekici yaptı:)

Ardından Kıbrıs'taki dostum çıktı geldi, harika bir hafta geçirdik kendisiyle..
Şimdi de çocukluk arkadaşım geliyor, hani bir YAZIda bahsetmiştim kendisinden size..

Evet bu sene Ağustos dostlarla pek keyifli geçti, geçiyor ama bu ayın bir başka özelliği daha var.
Ağustos hem yol arkadaşımla hayatımı birleştirdiğim güne, hem de biriciğimizin doğumuna ev sahipliği yapıyor..

Birkaç gün önce bizim evlilik yıldönümümüzdü.
Nasıl geçtiğini anlamadığımız seneler bize öğretti ki, insanın bu hayattaki en iyi dostuyla evli olması kadar büyük bir lüks yok..

25 Ağustos ise Selim Efe'min doğumgünü..
Her ne kadar bizde doğumgünleri çok şaşaalı kutlanmasa da, mutlaka kutlanır:) Bizim için önemli olan,  dostlarla birarada sakin ve keyifli bir akşam geçirmek..tıpkı yılbaşı geceleri gibi..
İşte bu kutlama sebebiyle, neredeyse her Türk annesinin yakından bildiği Pepee pastasının peşine düşüldü:)
Sizin anlayacağınız hazırlıklara bugün itibarıyla başladım, bu haftasonu çok yoğun geçecek gibi gözüküyor...ve kesinlikle keyifli!:)

Sevdiklerinizle birlikte, bol muhabbetli, bol kahkahalı, dolu dolu geçireceğiniz bir haftasonu diliyorum!

"Bizim şarkımız"la veda etmek istedim...yol arkadaşıma..

23 Ağustos 2013 Cuma

Dosttan geri kalan


Bu fotoğraftaki sadece somut olan tabii..
Bundan öte, bol muhabbet, çokça dertleşme, bol kahkaha, çok gezme, bol alışveriş, çokça yemek, bir sonraki buluşmanın programı, kurduğumuz hayaller ve güzel anılar kaldı..

Ve tabii geçirilen keyifli bir hafta sonrasında size hissettirdikleri de var..

Ama şu an dostum dönüş yolundayken tek hissettiğim; insanın kendini tamamen açtığı, güven duyduğu, iyi vakit geçirdiği, birlikteyken kendini iyi ve rahat hissettiği bir dostunun olmasının verdiği mutluluk ve huzur...ve ben öyle zenginim ki, böyle dostlardan bende birkaç tane var...şükürler olsun..

Eğer bu cümleleri okurken sizin de aklınıza birileri geliyorsa, çok şanslı ve zenginsiniz demektir.
Ve lütfen bu zenginlikler için şükretmeyi unutmayın..

İnstagram hesabında son günlere dair birkaç fotoğraf paylaşmıştım, fakat hesabı olmayanları unutmuş değilim..
Birkaç fotoğraf ve güzel bir şarkıyla gideyim istedim.
Sevgiler


16 Ağustos 2013 Cuma

İşler güçler

Dünden beri yazamıyorum.
Yazmak istiyorum ama vakit yok bu ara, işler güçler..

İşler güçlerden bir kesit.
Ayıptır söylemesi güzel kek yaparım!
Şimdilerde muffin üzerinde çalışıyorum, mükemmele ulaştığımda sizlerle tarif paylaşmaktan keyif duyarım!:)

Bu kek Kıbrıs'tan şu saatlerde gelecek olan dostum ve oğlum için:)
Anlayacağınız bir süre yoğun muhabbet halinde geçecek, mümkün mertebe burayı ihmal etmemeye çalışacağım:)

Yazmama ihtimaline karşı, beni afaroz etmemeniz için, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz kekin tarifini iliştiriyorum!:)
Sevgiler

Yaban Mersinli Kek
-Öncelikle fırınınızı 180 dereceye getirin.
-3 yumurta (tercihen oda sıcaklığında) ile 1 su bardağı toz şekeri beyazlaşana kadar çırpın.
-Bu karışıma 1 çay bardağı sıvı yağ, 1 su bardağı süt ve 2,5 su bardağı un ekleyerek çırpmaya devam edin.
-1 paket vanilin ekleyip çırpmaya devam edin.
-Bir paket kabartma tozu ekleyin. Ancak ekleme yöntemi şöyle: kabartma tozunu bir çay süzgeçine koyun ve kek karışımının üzerine komple kaplayacak şekilde kabartma tozunu yayın (böylece toz eşit şekilde dağılır ve kekiniz eşit kabarır;)
-Son olarak, 1 su bardağı kurutulmuş yaban mersinini ekleyip birkaç dakika karıştırın.
-Yağlanmış kek kalıbına karışımı döküp yarım saat kadar pişirin.
-Bon appetit!

Not: Yaban mersini sevmiyorsanız, içine 1 su bardağı damla çikolata ya da 1 su bardağı ceviz ya da aynı miktarda portakal kabuğu, limon kabuğu, vs..ekleyebilirsiniz...ne seviyorsanız!

Bugünkü şarkı da dostum için olsun!

14 Ağustos 2013 Çarşamba

,

Görüntü var ses yok

Ayaklı küvetlerden bahsediyorum!
Görüntü olarak gerçekten estetikler, fakat ne kadar işlevsel?
Ben ve yakın çevremdekiler bu ayaklı küvet konusuna pek sıcak bakmıyoruz.

Belki hatırlarsınız, yaz başlangıcında bir yakınımızın banyosunu yenilemeye karar vermiş ve araştırmalarımıza yardımcı olması amacıyla bir YAZI hazırlamıştım.

Bu arada o banyonun fotoğraflarını sizlerle paylaşmayı unutmuş değilim, sadece hem ev sahibesinin hem de bizim çok git/gellerimiz, meşguliyetlerimiz, misafirlerimiz oldu, bir türlü fırsat bulamadık...ama en yakın zamanda, söz!:)

Neyse, konumuza dönelim.
O zaman ev sahibesinin istediği ilk şey, banyodaki hali hazırdaki küvetin kaldırılmasıydı.
Ülkemiz genelinde banyo ölçüleri malum..hiçbir zaman bir oda büyüklüğünde değildir. Kaldı ki, biz genel olarak saatlerce banyo keyfi yapan tipler değiliz. Dolayısıyla bu noktada, banyoda küvetin anlamsızlığını düşünür olduk.


Bir de şu var tabii: bu tip küvetlerden sıçrayan, etrafı göl haline çeviren su sizi rahatsız etmeyecekse, buyurun yaptırın derim:)


Evet, bunlar gerçekten banyoda uzun zaman geçirmeyi sevenler için nefis..
İtiraf ediyorum, bu görseli tamamen yer karoları için koymak istedim, ayaklı küvet te bahanesi oldu:)
Banyo esnasında bu rabıtalara hiç mi su sıçramaz?
Yoksa ben mi çok foşur foşur yıkanıyorum?:)
Paravan ne kadar şık durmuş..
Benim önceden verdiğim PARAVAN örnekleri de yakışırdı bu banyoya..çünkü ortam müsait:)
Daha avangard modeller sevenler için..
Sanırım bu ayaklı küvetlerde pek modern olmuyor..
Yoksa benim fazla moderne duyduğum kaşıntıdan mı kaynaklanıyor bu durum?:))
Bu banyonun sahibi benim bahsettiğim sıçrama hadisesinden fazlasıyla muzdarip olsa gerek, perdeyle kotarmaya çalışmış durumu:)
Yine bu da aynı şekilde:)
Ama bunun duvar seramikleri çok şık olmuş..sizce de öyle değil mi?
Lavabo ise benim hayalimdeydi, küçük banyoya çok ama çok istemiştim..ama ölçüleri uymadı ne yazık ki...belki depolama sorununu çözersek, ileride büyük banyoya..
Gerçekten çok şık bir küvet..
Tablo ne kadar ayrı bir hava vermiş oraya..
Çok samimi..tam benim sevdiğim türden..
Üstelik bolca ışık alan bir banyo..
Ama o canım paspasa yazık değil mi:)
İşte bir seramik vakası daha..
Aslında böyle bir küvet örneği vermiştim ama bu görsel seramiklerin hatırına burada:)
Bu banyonun sahibi tik ve mermerle ayaklı küvet sorunsalını çözmüş gibi görünüyor..
Aramızda ayaklı küvet kullanan var mı? Varsa deneyimlerini bekliyorum..

Eh böyle keyif yapılacak türden banyolarda da böyle bir müzik yakışır sanırım..:)
Sevgiler:)

13 Ağustos 2013 Salı

Ne olacak bu çocukların hali?

Ne yaptıysam fayda etmedi.
Düzenli suyunu verdim, aşırı hava akımlarından korudum, direkt güneş ışığına maruz bırakmadım...bana ne söylendiyse yaptım.

Bize ilk geldiğinde bu kadar güzeldi açelya..(kırmızı saksılı)
Sonra bir haller oldu, bu hale geldi:(
Suyunu bile çekmemiş artık, "öldüm bennnn" diye bağırıyor:(
Yaprakları kupkuru, dökülüp duruyor..
İşin kötüsü sadece su ve güneş isteyen sardunyalarım da bu halde:/
Su ise su, güneş ise, alası var, hem de yaz/kış..
Baksanıza haline..

Annemin dediği şeyi söyleyecekseniz baştan belirteyim: evet, onlarla hergün konuştum, hatta "çocuklarım" ilan ettim! Konuşmalarımın pekçoğuna tanık olan Selim Efe, annesinin akıl sağlığından bile şüpheleniyor olabilir bu monologlardan ötürü..ama yok yok yok..

Tamam yine çiçekçiye gideceğim, yeni çiçekler getireceğim, onların da sonu aynı olur diye çekiniyorum:/
Ha bu arada, ilk fotoğrafta gördüğünüz çiçeklerin hiçbiri hayatta değil..

Var mıdır bu işlerin bir püf noktası?

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Öncelikle belirteyim: ne yazık ki benim sehpamın üzerinde bu aralar hiçbirşey yok:/

Evde bir bebek olduğunda, bu tip düzenlemeleri aynen bırakmak ne yazık ki bir süre sonra mümkün olmuyor...özellikle de benim eski sehpamın üzerindeki gibi kıymetli katalog kitaplar, cam şekerlikler, kavanozlar, porselen kutular, mumluklar ve vazolar varsa, bunlar potansiyel bir tehlike arzediyor:)

Peki orta sehpa düzenlemeleri neye göre yapılmalı?
Bence kesinlikle kullanıma göre..
Eğer düzenli dergi okuma alışkanlığınız varsa, sehpanızın üzerinde onlara da yer açabilirsiniz.
Taze çiçeklerden hoşlanıyorsanız, sehpa üzerinde bir tutam çiçek kesinlikle insanın içini açacaktır.
Mum kullanmayı seviyorsanız, birkaç mumluk işinizi görecektir.
Televizyon izlerken, arkadaşlarla beraberken birşeyler atıştırmaktan hoşlanıyorsanız, küçük atıştırmalık kavanozlar ya da tabaklar sehpanızın üzerini istila edebilir:)

Sizler orta sehpanızın üzerinde neler bulundurmayı seviyorsunuz? ya da sevmiyorsunuz?
 Bu tip ahşap sehpalarda örtü seviyorum bazen, çok sıcak bir hava veriyor..
 Mum benim de olmazsa olmazım..
 Yazlık bir evde bu tip bir hasır sehpa çok yakışır
 Pleksiglas malzemeden olan bu sehpalar bazen çok güzel etkiler yaratabiliyor!:)
Bizim eski sehpanın haline benziyor..
Kitaplar, çiçekler, mumlar, sürekli görmekten hoşlandığımız küçük objeler..
Bu tipte bir cam sehpa birkaç yıldır aklımda ama oğlumun sanırım bir seneye daha ihtiyacı var..
Böyle uslu durup, o sehpanın üzerindekilerle ilgilenmeyen bir çocuk gerçekten var mıdır acaba?:)
Bu sehpanın düzenlemesi de çok hoşuma gitti, tam bana göre!:)
Tatil bitti, eski düzenimize döndük..
Herkese işlerinin rast gittiği bir hafta ve kolay bir Pazartesi diliyorum!
Sevgiler:)

Ben kimim?

Ben kimim?
Bu kız İzmir/Paris/Antalya hattını, sıcakkanlı insanları, Amelie Poulain tarzı iyimserliği, seyahati, daha çok seyahati, Fransızca'yı, şansonları, edebiyatı, country mutfakları, antika eşyaları, dekorasyonda beyazla diğer her rengi karıştırmayı, midye, boyoz ve tüm deniz mahsullerini, modayı, dost ortamına hazırlanan keyifli sofraları, estetiği, naneli dondurma başta olmak üzere naneli olan her ürünü, İtalya'yı, bleu/blanc çılgınlığını, toile de jouy'nin büyüsünü, sanatı, yazı, naneli americano tadını, yarenle içilen sakızlı Türk Kahvesi'ni, yeşil çayı sever.

Instagram

Facebook

En çok okunanlar

Iletişim

smyrnetalyaa@gmail.com

Blog Arşiv

Follow by Email